Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) uzun yıllardır çocuklar ve ergenlerde en sık görülen nörogelişimsel rahatsızlıkların başında geliyor. Ancak bu bozukluğun nedenleri ve nasıl geliştiği hâlâ büyük bir muamma. Son yıllarda yapılan araştırmalar, DEHB’nin aslında her hastada farklı fiziksel ve davranışsal belirtiler veren bir hastalık olduğunu gösteriyor. Yeni bir çalışmaya göre, DEHB beynin yapısal olarak en az iki farklı alt tipine ayrılabilir. Bu keşif, teşhis ve tedavi yöntemlerinde devrim yaratabilir ve kişiye özel çözümleri mümkün kılabilir.
Çin’de Shandong İlk Tıp Üniversitesi’nden Tianzheng Zhong ve ekibi tarafından gerçekleştirilen araştırma, beynin detaylı görüntülerini çekmek için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) tekniğini kullandı. MRI, manyetik alanlar ve radyo dalgaları kullanarak beynin üç boyutlu ve yüksek çözünürlüklü görüntülerini elde etmemizi sağlar. Bu görüntüler, özellikle gri madde denilen, sinir hücrelerinin ana gövdelerini barındıran karanlık dokunun incelenmesine olanak tanır. Gri madde, beynin bilgi işlediği, duyguların yönetildiği ve hareketlerin koordine edildiği ana bölgedir. Bu yüzden gri maddede yaşanan yapısal değişiklikler doğrudan kişinin düşünme biçimini ve davranışlarını etkileyebilir.
Araştırmacılar, DEHB hastalarının beyinlerinde genelde tutarsız sonuçlar elde etmişti. Bazı çalışmalar belirli beyin bölgelerinde küçülmeler ya da büyümeler bildirirken, bazıları ise farklı sonuçlar ortaya koymuştu. Zhong ve ekibi bu karışıklığın nedenini anlayabilmek için hastaların beyinlerini farklı gruplara ayırmayı denedi. İşte tam bu noktada yapay zekâ (makine öğrenimi) devreye girdi. Bu gelişmiş algoritma, beynin yapısal verilerini analiz ederek, doktorların fark edemediği gizli biyolojik kalıpları ortaya çıkardı.
Birkaç hafta süren veri taraması sonucunda ekip, DEHB hastalarının beyinlerinde iki kesin alt grup tespit etti. İlk grup, ön beyin (frontal lob) ve beyincikte gri madde hacminde artış yaşayan çocuklardan oluşuyordu. Bu bölgeler; dikkat, hafıza ve motor koordinasyon gibi önemli işlevleri yönetiyor. Bu alt gruptaki çocuklarda dikkatsizlik başlıca sorun olarak ortaya çıkıyordu. Gri maddenin bu bölgelerdeki büyümesi, onların dikkatlerini toplamakta güçlük çekmesine neden oluyordu.
İkinci alt grup ise tam tersine, beyincik, frontal lob ve hafıza ile ilişkilendirilen hipokampus (beynin hafıza ve yön bulma merkezi) gibi önemli bölgelerde gri madde kaybı yaşayan çocuklardan oluşuyordu. Bu çocuklar hem dikkatsizlik hem de aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle öne çıkıyordu. Beyindeki bu kayıplar, hastalığın daha ağır seyrettiğini ve davranışların daha karmaşık olduğunu işaret ediyor.
Araştırmacılar, aynı zamanda bu iki alt tipte hastalığın ilerleyişini anlamak için beynin farklı bölgeleri arasındaki ilişkileri de inceledi. Birinci grup çocukların beyninde dikkatsizliğin, ön beyin ve beyincikteki değişimlerle yakından bağlantılı olduğunu gördüler. İkinci grupta ise hipokampusun etkin bir merkez olduğu, hiperaktivite ve dürtüsellik gibi semptomların da hastalığın ilerlemesine paralel yaygınlaşması dikkat çekti.
Bu çalışma önemli olmakla birlikte, bazı sınırlamalara da sahip. Araştırma, bir seferde çekilen görüntüler baz alınarak yapıldı, yani çocukların beyni zaman içinde takip edilmedi. Gelecekte benzer araştırmaların uzun süreli ve aynı bireyler üzerindeki gözlemlerle yapılması gerekiyor. Böylece beyin yapısındaki değişikliklerin hastalık seyriyle nasıl ilişkilendiği ayrıntılı şekilde ortaya konabilir.
Elde edilen bu yeni bilgiler, DEHB’nin benimsenen tanı ve tedavi yöntemlerini kökten değiştirebilir. Günümüzde bu bozukluğu tedavi etmek için genellikle tek tip stratejiler kullanılırken, yapısal beyin alt tiplerinin belirlenmesi kişiselleştirilmiş ve etkili müdahalelerin yolunu açıyor. Örneğin, ilk alt gruptakiler için dikkat ağlarını güçlendiren bilişsel eğitimler ideal olabilir. Bu eğitimler, onların odaklanma sorunlarının üstesinden gelmelerine yardımcı olur. İkinci alt gruptakiler ise daha karmaşık beyin kayıpları ve davranış değişiklikleri yaşadıkları için, ilaç tedavisiyle birlikte davranış terapilerinin kombinasyonu gerekebilir.
Uzmanlar, bu tür kişiye özel tedavi yaklaşımlarının DEHB tedavisinde çığır açacağını düşünüyor. Beynin hangi alt tipine sahip olduğunun bilinmesi, doktorların çocuklar için en uygun tedavi planını oluşturmalarını sağlar. Bu sayede her bireyin ihtiyaçları daha hassas bir şekilde karşılanarak, semptomların azaltılması ve yaşam kalitesinin artırılması mümkün olur.
Sonuç olarak, DEHB’nin yalnızca davranışsal bir problem değil, beynin farklı yapısal modellerde değiştiği çok katmanlı bir hastalık olduğu ortaya çıktı. Bu keşif, geleceğin psikiyatrisinde “tek beden herkese uymaz” anlayışını güçlendiriyor ve bu alanda yeni umutların kapısını aralıyor. Tianzheng Zhong ve arkadaşlarının çalışması, nörogelişimsel bozukluklarda biyolojik temelleri anlamak isteyen tüm bilim insanları için önemli bir referans niteliğinde. Tedavide kişiselleşme çağının habercisi olarak da dikkat çekiyor.



